BİLİM VE ŞARLATANLIK ÜZERİNE
Beynimizin dakikada yaklaşık 500 kelimeyi işleyebilecek maksimum kapasite ile çalıştığını bilim insanları tespit etmişler. İnsan buna karşın dakikada en fazla 150 kelime konuşabiliyor. Beynin maksimum dakikada 500 kelimeye karşın 150 kelime ile işleme sokulması beynin eksik kalan 350 kelimeye karşılık gelen bir sürede karşımızdaki kişinin konuşmalarını dinleyemememiz anlamına geliyor. Yani beynimizin işlem kapasitesi konuşma yeteneğimizden daha hızlıdır. İşte psikologların 350 numaralı yol dedikleri bu tanımlar bizi karşımızdaki kişiyi daha fazla dinlememiz gerektiği yönünde uyaran formülü veriyor. Buna bir de insan konuşma frekans ( 100–10.000 Hz) sınırlarının işitme frekanslarından (15–20.000 Hz) daha dar olduğunu katarsak sonuçta daha geniş bir işitme frekans bölgesine sahip olduğumuz için ‘dinlemeyi bilen’ toplumların ‘konuşmayı daha fazla seven’ toplumlardan neden daha ileriye gittiklerini anlamış oluruz.

Türkçemizde çok fazla konuşan ve dinlemesini hiç bilmeyen anlamında kullanılan ‘şarlatan’ kelimesi hemen hemen bütün lisanlarda aynı anlam ve söylem şekliyle kullanılır ve ithal bir sözcüktür.
Köken olarak ‘ciarlatono’ ‘ciarlare’ kelimelerinden türemiş ve daha çok kelimenin ilk kullanıldığı yer olan İtalya’nın Cerreto kasabasında ilk kez‘ sahte doktor’ anlamında, günümüzde ise ‘ gürültülü ve çok konuşan’ olarak kullanılmakta. Orta Çağda bu şehirdeki ‘gürültülü ve çok konuşan’ satıcılar ülkenin her yerine dağılırlar ve ‘sahte ilaçlar’ satarlarmış. Günümüzde İtalyanca’da kullanılan ‘cerretano’ kelimesi ülkenin her yerine dağılmaları nedeniyle Cerreto kentinde oturmayan çok konuşan kişiler için şarlatan anlamında kullanılmaktadır. Kelimenin İngilizcedeki karşılığı olan ‘ mountebank’ ve ‘quack’ kelimeleri ise ördeklerin çıkardığı ses olan ‘qvak-qvak’ ile aynı anlama geliyor. Türkçedeki ‘şarlamak’ sözcüğünün ise yüksek sesle bağırarak konuşmak anlamına geldiğini ve aynı kökten üretilmiş bir sözcük olduğunu hatırlamakta yarar var.
Şarlatan ile aynı köke sahip olan daktilolardaki ‘şaryo’ kelimesi Fransızca’ daki küçük at arabasının çıkardığı seslere izafeten verilen ‘chariot’ kelimesi ile özdeştir. Şarlatanların kısa süreli de olsa bir ‘karizmaya’ sahip olması Türkçedeki cazibenin karşılığı olan Fransızca ‘charisma’ kelimesinin de ‘charlatan’ ile yazım benzerliği vardır. Burada bütün cazibeli kişilerin şarlatan olduğu doğru değil ama yabancı isimlerdeki Charlot, Charles, Charlie. Vs gibi isimlerin kökenleri de ‘charlatan’ a dayanır.
Yıllar önce otomobil veya bir kamyon ile şehirlerarası çalışan kumpanyaların varlığını herkes bilir. Bu kumpanyalar ile şarlatanlar, ne olduğu belirsiz sözüm ona ilaçları insanlara satarak geçimlerini sağlarlardı. Bu insanlar önce etrafına biriken topluluğa ilgi çekebilecek şekilde tıp ilminin de bir sembolü olması dolayısıyla ‘bir cam kavanoz içinde kıvrılmış halde yatan ölü bir yılanı’ göstererek bu yılanın biraz sonra canlanarak gösteri yapacağını söylerdi. Topluluğun dikkatini kavanoza kilitledikten sonra şarlatanın da ortak olduğu yankesicilerin insanların cepleri ile ilgilenmesi bir yana aniden ana konuya geçerek sözde ilacı (plasebo) gösterip bu ilacın bağırsağa, mideye, kalbe, karaciğere, bel ağrılarına, lumbagoya, ülsere kısaca her şeye iyi geleceğini söyleyerek ilacın satışını yapardı. Topluluktan bir açıkgöz yılanı soracak olsa ‘bırak şimdi onu’ diyerek ispirto renkli sıvının olduğu penisilin ilaçlarının konulduğu küçük tüplere benzer tüpdeki sıvının her şeye iyi geleceğini söylediği sözüm ona ilacı etrafına biriken topluluğa arabanın akümülatörüne bağlı elindeki parazitli bir hoparlör sisteminden anlaşılamayan bir dille bağırarak satmaya çalışırdı. Sesin anlaşılmazlığı zaten dinlemesini bilmeyen toplumlar için istenen ve reddedilmeyen bir durum olarak garipsenmezdi. Sistemin hoparlörü aracın ön kaputunun üzerine serilmiş bir halı üzerinden arz-ı endam eder ve çıkan sesler beynin ne ‘350 numaralı yol ‘ile ne de kulağın ‘işitme’ frekans bölgesi ile uyum gösterirdi.

Şarlatanın topluluğun tüm dikkatini kavanozdaki yılana yönlendirmesi İngilizce kaş göz oynatma anlamındaki ‘mimic’ den üretilme ‘gimmick’ olarak bilinir. Yani bir bakıma reklâm amacıyla dikkatleri bir noktaya odaklayarak asıl konuya geçmek. Geçen ay ölen Michael Jackson’ un yakın arkadaşı uzaktan kaşıkları büken parapsikolog Uri Geller ve David Copperfield gibi birçok illüzyonistin bu şekilde dikkatleri bir yöne çekerek esas yapmaları gereken işlemleri çaktırmadan yapması da bu geleneğin sahnede uygulanmasından başka bir şey değildir.
Simya ilminin sihirbazlıkla başlayan süreci sonunda Kimya adını alması hep bu gizemlikten (okkultizm) doğan gizli ilaç endüstrisi sonucu ortaya çıktığını bilim tarihi de doğruluyor. Bugün bir doktorun reçetesini ancak başka bir doktor okur yaklaşımı içinde reçetelere yazdıkları yazıların ancak başka bir doktor tarafından okunabilmesi de simya ilminin en yaygın olduğu Ortaçağ da simyacıların yeteneklerinin açığa çıkmaması için kendi aralarında buldukları bir yöntem olduğu da biliniyor.
Şarlatanlığın ilk dönemlerinde ve cerrahlığın doktorluktan sayılmadığı dönemlerde cerrahlar iyi kesmenin inceliğini berberlerin de kesme yeteneği ile pekiştirme benzerliği yeni bir meslek olarak berber-cerrah mesleğini ortaya çıkardı. Noah Gordon Hekim adlı kitabında İngiltere’de berber-cerrah olan Rob J. adlı bir çocuğun İsfahan’daki İbn-i Sina’nın talebesi olmak üzere Anadolu’dan İran’ a geçiş azmini çok ince ayrıntılarına kadar anlatır. İyi bir cerrah aynı zamanda iyi bir berber, iyi bir berber de iyi bir cerrahdır bu dönemde.
Bizde ise eskiden bütün il ve kasabalarda berberlerin sadece işlerinin saç kesmek değil diş çekmek, şemsiye tamir etmek, sünnet yapmak fotoğraf çekmek gibi başka görevleri de ifa ettiğini biliyoruz. Lozan Anlaşması görüşmelerinde İtalyan’ların yeni kurulmakta olan Cumhuriyetimize sanatkâr adı altında berber, ayakkabı tamircisi, terzi gibi meslek gruplarından yaklaşık 100.000 İtalyan gönderilmesi talebinin red edilmesinin daha sonraki yıllarda berberlerin bu ilave işleri yapma gerekçesini o zaman ki Türkiye’nin ‘ meslek erbabı’ sıkıntısını o yıllara özgü olarak gayet iyi açıklamakta. Bugün dahi günümüzdeki iş taleplerinden ‘mesleksizlik’ sıkıntımızın ulusça devam ettiğini Meslek Liseleri ve Meslek Yüksek Okullarına gelen taleplerin azlığından dolayı anlayabiliyoruz.
Günümüzde ülkeleri 3 sınıf ayırmak mümkündür. Bunlardan birinciler en zengin olanlar ki yazılım alanında algoritma yazılımları üretirler,donanım alanında nanoteknoloji, ileri malzemeler, biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak tasarım yaparlar. ABD, Japonya ve bazı batı ülkeleri bu gruba girerler. İkinciler ise üretime dayalı ekonomi izleyenler ki Çin, Hindistan gibi ülkeler bu gruba girerler. Üçüncü ve son grup ülkeler ise bütün bu tasarım ve üretime dayalı teknolojiyi kullanan ülkelerdir ki gelişmemiş ülkeler bu gruba girerler.
Gündemlerini enternasyonal düzeyde belirleyemeyen toplumlar işte bu teknolojiyi kullanır ülkeler dış dünyadan kopuk bir şekilde gereksiz gündemler ile oyalanırlar. Görmesi gerekenleri nasıl kaçırdıklarının farkında olmadan nasıl da ‘işte zaman değişiyor’ deyip toplumlarını edilgen bir yapıda tutarak proaktif yapıya geçiremezler. Her alandaki yeteneklerini yok farz ederek ‘liyakatsızlık’ kıstasını ön plana alıp tasarım ve üretim yapmadan ‘teknolojiyi kullanır’ oldukları için ilerlediklerini zannederler.
Teknolojiyi hep kullanır olan tasarım veya üretim yapamayan toplumlar ‘ebleh’ toplumlar olarak hep ‘şarlatanlığa’ prim vermişlerdir. Bilim ve şarlatanlık arasındaki ince sınırı belirleyemedikleri için ‘ gürültülü ve çok konuşan’ bir toplum yapısına doğru hızla giderler ‘dinlemeyi’ bilmezler.
Şarlatanlık bir suçtur ve bunu bilen ülkeler yasal olarak şarlatanlığı yasaklamışlardır. Yasaklamayanlar ise ‘yılanın kavanozda ne zaman canlanacağını’ hiçbir zaman sormayıp ağrılarına çare bulacaklarını zannedip sahte ilacı içer dururlar.
S.Vedat KARAARSLAN
|